Yaşamımız, açık veya kapalı olarak verdiğimiz sözler üzerine kurulur. Çocukluğumuzdan başlayarak, bir işi yapacağımıza veya yapmayacağımıza söz vererek insanlarla, dünya ile ve ruhsal varlığımızla ilişki kurarız. Çocuğun eğitimi, bir takım kuralların kabulü ve verilen sözlerin tutulması üzerinedir. Düşünecek olursak yaşamdaki başarımız neye söz vereceğimizi bilmek ve sonra bu sözden dönmemek koşuluna bağlıdır. Dünyamız da, bizimle olan ilişkisini koşullara bağlamıştır. Bu koşullara uyup uymama sözü açıkça veya farkına varılmadan verilmiştir. Toprağa bir tohum atmak dahi pek çok söz vermeyi içerir. Ruhsal varlığımızla olan ilişki de aynı yasaya dayanır. Daha doğru, daha iyi, daha sevgi dolu olmakla ilgili verdiğimiz sözler kadar ve bu sözleri tuttuğumuz kadar ruhsal Sözle bir düzen içinde yer alıyoruz. Çünkü varoluş her seviyede, her realitede bir ilişkiler ağıdır. Söz bizim o ilişkiler ağı içindeki yerimiz, fonksiyonumuzdur. Bizim bu yerimiz ve fonksiyonumuz ağ içindeki diğer varlıklar tarafından kabul ediliyor ve onlar da bize göre programlanıyorlar. Bu karşılıklı tesirleşmenin sonucu, amaca yönelik bir yapılanma meydana geliyor. Bu yapılanma başka düzenleri tetikliyor ve bir sözümüz şu anda düşünemeyeceğimiz daha geniş alanlarda, daha karmaşık ağlar içinde yankılanıyor. Ağ içindekilerden biri fonksiyonunu yapmadığı takdirde düzen bozuluyor ve etkileri evrene yayılabiliyor. Kuşkusuz sistem bu kadar büyük zararları önleyecek güçte olduğu için bir noktada sözünü bozanı sistem dışına atıyor. Kanserli hücreyi bağışıklık sisteminin ortadan kaldırması gibi. Varoluş ancak varoluş amacına yönelik fonksiyonu, ruhsal düzenler içinde yerine getirmekle mümkündür. Düzeni bozan kendini de yok etmiş olur.
Yalan yere söz vermek, vaadde bulunmak, dilin bir afetidir. Söz verip yerine getirmemek, münafıklık alametidir. Maalesef günümüzde, insanları kandırmak için vaatte bulun-mak, yalan yere söz vermek çok artmıştır. Oysa bir ayeti kerimede şöyle buyurulmuştur: “Ey iman edenler! Sözlerinizi yerine getirin.” (Maide; 1) Hz. Peygamber (sav) de bir hadisi şerifte şöyle buyurmuştur: “Üç şey kimde bulunursa -oruç da tutsa namaz da kılsa- o, münafıktır; konuştuğu zaman yalan söyleyen, verdiği sözden cayan ve itimat edildiği halde emanete ihanet eden.” (Buhari, Müslim) Abdullah bin Ömer (ra) vefat edeceği sırada şöyle demişti: “Kureyş`ten bir adam benden kızımı istemişti. Ben de söz verir gibi oldum. Allah`a yemin ederim ki nifakın üçte biriyle O`nun huzuruna varamam. Kızımı o adama nikâhladığıma siz şahit olun.” İşte Verilen sözde durmak böyledir. İnsan veremeyeceği şeyleri vaadetmemeli ve tutamayacağı sözler söylememelidir. Dil, insanlara söz vermek için adeta yarışır ama nefis, çoğu zaman Verilen sözü yerine getirmeye yanaşmaz. Onun için en iyisi, insan tutabileceği sözler vermelidir. Söz verirken de “inşaallah” demek çok güzeldir. Bununla beraber, bir kimseye söz verdiği birşeyi verip sonradan onu geri almak, sözünde durmamaktan daha çirkindir. Hatta Hz. Peygamber (sav) böyle kimseleri, kustuğunu yiyen köpeğe benzetmiştir. Şunu unutmayalım ki yalan yere söz vermek, Allahu Zülcelal`in gazabına sebep olan çirkin bir sıfattır. İyi bilmemiz lazımdır ki insanlar bize güvenir ve verdiğimiz sözlere inanırlarsa bunun karşılığı olarak Allahu Zülcelâl de bize emin bir kimse olmayı nasip edeceği gibi ahirette de büyük mükâfatlar verecektir. Oysa günümüz insanları, yerine getirebilecekleri sözleri bile, yerine getirmekten imtina ediyorlarSahip oldukları makamları hep sürecekmiş gibi görüyor ve Karşısındaki insanları kandırmaktan ve Sömürmekten geri durmuyorlar. Aşırı hırs ve İhtiras kötülüklerin asıl nedenidir. İnsanların emeklerini görmemezlikten gelme, Yapılanları hiçe saymak, yapılabilecek en ağır Günahlardan biridir.