Millî Eğitim Bakanlığı'nın 12 Şubat 2026 tarihinde 81 il valiliğine gönderdiği "Ramazan Ayı Etkinlikleri" konulu talimatı hakkında Milli Eğitim Bakanı'nın yanıtlaması istemiyle İstanbul Milletvekili Kezban KONUKÇU ,TBMM Başkanlığına soru önergesi verdi.
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Aşağıda belirtilen sorularımın Milli Eğitim Bakanı Yusuf TEKİN tarafından Anayasa'nın 98'inci TBMM İçtüzüğün 96'ncı ve 99'uncu maddeleri gereğince yazılı olarak cevaplandırılmasını arz ederim.
Kezban KONUKÇU
İstanbul Milletvekili
Çocukların ücretsiz bir öğün yemek, temiz su ve hijyen hakkını sağlamayan; 6 Şubat 2023 depreminin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen hâlâ prefabrik/konteyner okullarda, sağlıksız ve güvensiz koşullarda eğitim gören çocukların temel ihtiyaçlarını önceliklendirmeyen iktidar, tüm çocuklar için parasız, bilimsel, anadilinde ve nitelikli eğitimin fiziki koşullarını oluşturmak yerine eğitimi kendi paradigmasıyla siyasallaştırmaya devam etmektedir. Nitekim 12 Şubat 2026 tarihinde yayımlanan ve 81 il valiliğine gönderilen, Türkiye'nin çoğulcu yapısını, dilsel, dinsel ve kültürel çeşitliliğini içermekten uzak, dışlayıcı toplumsal mühendislik ve kültürel asimilasyon olarak tanımlayabileceğimiz son projesi olan "Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri" konulu yazı ve buna bağlı rehber basına yansımıştır.
Okul öncesinden ortaöğretime kadar tüm kademeleri kapsayan okulları "tek din, tek mezhep" ritüellerinin uygulama alanı haline getirmeyi amaçlayan bu programda açıkça belirtildiği üzere; 4-6 yaş grubundaki çocuklar öğretmenleri eşliğinde camiye götürülecek, iftar sofrası kurma ve sadaka taşı gibi ritüeller öğretilecek, ailelerden "Ramazan hazırlığı yaparken veya dua ederken" fotoğraf istenerek okula getirilmesi teşvik edilecek, ortaokul ve liselerde "İftarda Konuşalım" başlıklı söyleşiler düzenlenecek ve Ramazan temalı görsellerle çalışmalar sergilenecektir.
Başta Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) ve Veli-Der olmak üzere eğitim sendikaları ile dernekler, bu uygulamanın çocukların üstün yararına aykırı olduğunu vurgulamakta; "gönüllülük" adı altında yürütülen ancak fiilen idari yönlendirme içeren etkinliklerin, katılmayan öğrenciler ve öğretmenler açısından fişlenme, dışlanma ve akran zorbalığı riskini beraberinde getirdiğini belirtmektedir. Eğitim-Sen, 13 Şubat 2026 tarihli resmi açıklamasında bu talimatın Anayasa'nın laiklik ilkesine ve eğitimin bilimsel niteliğine aykırı olduğunu; 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ve Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği'ne göre müfredatta yer almayan dini içerikli faaliyetlere izin verilmediğini; okulların farklı inanç gruplarından ve inancı olmayan öğrencilerin bir arada bulunduğu kamusal alanlar olduğunu ve devletin tüm inançlara eşit mesafede durması gerektiğini vurgulamış; üyelerine ve eğitim emekçilerine yönelik "Ramazan Ayı Etkinlikleri Dilekçe Örneği" yayımlayarak hukuka aykırı görevlendirmelere karşı yasal haklarını kullanma çağrısında bulunmuştur. Özellikle 4-6 yaş grubundaki çocukların psikososyal gelişim düzeyi dikkate alındığında, aidiyet ve dışlanma duygusunun bu yaşlarda derin ve kalıcı etkiler bırakabileceği; aile fotoğraflarının istenmesiyle velilerin özel hayatına müdahale edildiği uyarısında bulunulmuştur.
Türkiye gibi çok dilli, çok inançlı ve çok kültürlü bir toplumda; Alevi, Hristiyan, Musevi, Ezidi veya inançsız ailelerin çocuklarına veli rızası aranmaksızın tekçi bir din anlayışının dayatılması, eğitim sistemini kamu hizmeti olmaktan çıkarıp iktidarın homojen toplum yaratma projesine hizmet eden bir araca dönüştürmektedir. Bu durum Anayasa'nın 2., 10. ve 24. maddeleriyle güvence altına alınan laiklik ilkesini ve din-vicdan özgürlüğünü; Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin 14. maddesiyle korunan çocuğun düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü; 18. maddesiyle güvence altına alınan ebeveynlerin çocuklarını kendi inanç ve felsefelerine göre yetiştirme hakkını açıkça ihlal etmektedir.
Devletin görevi farklılıkları görünür kılarak ayrıştırmak değil, güvenli ve kapsayıcı bir eğitim ortamı sağlamaktır. "Gönüllülük" kavramının idari hiyerarşi içinde fiili zorunluluğa dönüşmesi, öğrenciler ve eğitim emekçileri açısından psikolojik baskı, ayrımcılık ve hak ihlali doğuracaktır.
Derinleşen yoksulluk, okul öncesi eğitime erişim sorunu, beslenme krizi ve fiziki altyapı eksiklikleri özellikle deprem bölgesinde prefabrik/konteyner okullarda devam eden eğitim ortadayken; kamusal kaynakların dini içerikli organizasyonlara yönlendirilmesi, bütçe tercihlerinin kamusal yarar ilkesinden uzaklaştığını göstermektedir.
Bu bağlamda;
ARTUKLU HABER AJANSI-ANKARA